Yakmadan
Mart sabahlarının o tuzlu sessizliğini bilirsin;
limanda rüzgâr olurdu önce, sonra insanın içine çöken bir korku.
Eski taş meydandaki heykel gibi dururdum saatlerce,
ne gitmeye cesaretim vardı ne kalmaya kanaatim.
Bir kuş sürüsü geçerdi denizin üstünden;
özlemek, işte tam o vakit başlardı içimde.
Sanki bütün dünya bir sınır olmuştu bana,
ve ben kendi ruhuma kaçak giriyordum gizlice.
Bir zamanlar paylaşmayı bilirdik arkadaş;
zeytini, ekmeği, suskunluğu bile bölüşürdük.
Şimdi herkes biraz hain, biraz tedirgin,
biraz kendini kurtarma telaşında.
Kum gibi dağıldı yıllar avuçlarımızdan,
barış dediğimiz şey bile yoruldu sonunda.
Dudaklarımızda yarım kalmış cümleler vardı;
söylesek yıkılacak, sussak çürüyecek.
Ben bu şehre yenilgimi saklayarak geldim.
Bir çöl kadar susuzdum insan sesine.
Ağaçların altında oturup saatlerce
kendi pişmanlığımla konuştum bazen.
Rüzgâr geçtikçe dallar eğiliyordu usulca;
sanki dünya, kaybettiklerimizin yasını tutuyordu.
Ve insan, en çok da geceye doğru anlıyordu:
Bazı özlemler geri dönmez hiçbir yerden.
Bir kadın vardı;
gülüşü kıyıya vuran yorgun bir sabah gibiydi.
Onun dudaklarında unuttuğum bir kısmet saklıydı belki,
belki de sadece geç kalmış bir hayatın şaşkınlığı.
Öpmeye cesaret edemediğim her şey
yıllarca içimde büyüdü sonra.
Çünkü bazı aşklar yaşanmaz;
yalnızca insanın içine yerleşip orada yaşlanır.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum:
İnsan bazen bir köyü değil,
bir ağacın gölgesindeki eski hâlini özlüyor.
Bir arkadaş sesini,
paylaşılmış ekmeği,
rüzgârın kirletmediği günleri…
Oysa zaman dediğin acımasızdır;
önce barışı alır insandan, sonra uykusunu.
Ve ben hâlâ bazı sabahlar
deniz kıyısında durmuş gibi hissediyorum kendimi.
Mart rüzgârı vuruyor yüzüme uzaktan.
Kuşlar geçiyor; dünya sessizce eksiliyor.
İçimde hâlâ beslediğim küçücük bir şey var:
Belki affedilmek, belki yeniden inanmak arzusu.
Ama özlem dediğin biraz da cehennemdir;
insanı yakmadan terk etmez hiçbir zaman.
MAK
@öne çıkar @herkes #herkes
