İki Hayat Arasında
Haydarpaşa Garı’nda bir sonbahar ikindisiydi;
rüzgâr, peronlara eski bir hayatın tozunu sürüyordu.
İstasyonun taş duvarlarında yıllar birikmişti,
beklemek bile burada ayrı bir kaderdi.
Bir adam, elinde yorgun bir bavulla duruyordu;
gözlerinde ne köy kalmıştı ne şehir tam olarak.
Sadece yarım kalmış bir yolun susuzluğu vardı içinde.
Bir saz sesi düşerdi bazen uzaktan,
sanki Anadolu’nun kırık bir köşesi
buraya, bu gri istasyona sızıyordu.
Parkta unutulmuş bir çocuk gülüşü gibi hafifti o ses,
ama kalbin tam ortasına dokunacak kadar gerçek.
Adam, o sesi dinlerken
içinden geçen her şeyi biraz daha eksiliyordu.
Köyden çıkıp şehre gelen her yüz gibi
onda da bir itaat vardı önce;
hayata, düzene, ekmeğe, kalabalığa…
Sonra o itaat, yavaş yavaş kirlenmişti.
Temizlemek istediği ne varsa, şehir onu kirletmişti.
Ama yine de içinde inatçı bir taraf kalmıştı:
“İnsan kalmak” isteyen o kırık yer.
Bir kadın geçti perondan;
gözlerinde yorgun bir aşkın başarısızlığı.
Öpmeye bile cesaret edilemeyen cümleler vardı aralarında.
Bir kelebek gibi kısa, bir ömür gibi ağır bir bakış…
Sonra kalabalık onu yuttu,
sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi.
İstasyonun saati ikindiye takılı kalmıştı.
Ne tam gündüzdü artık, ne tam gece.
Zaman bile burada göçebe gibiydi.
Adam düşündü:
“Ben bu şehre ne getirdim, ne kaybettim?”
Cevap yoktu; sadece toz, sadece rüzgâr.
Haydarpaşa’nın taşlarında
asırların suskunluğu vardı.
Her adım bir çaba, her bekleyiş bir susuzluktu.
Beslenmeyen umutlar gibi soluyordu insanlar.
Ama yine de kimse gitmiyordu kolayca;
çünkü gitmek bile burada yarım kalırdı.
Tren uzaklardan bir gölge gibi göründüğünde
adam gözlerini kıstı.
Belki bir hayat daha geçecekti önünden,
belki bir daha hiç gelmeyecek bir “son” gibi.
Ve o an anladı:
Hayat, bazen sadece bir istasyonda
kendini kaybetmeden bekleyebilme çabasıydı.
MAK
#şiir #herkes
