Kentin Nabzı
Geceyi cebinde taşıyan bir adam gördüm;
neonlara yaslamış yüzünü, kirli bir metro camında.
Kaldırımlar, paslı bir yalnızlık gibi uzuyordu şehre.
Bir pencere aralığından eski bir türkü düşüyordu sokağa.
Köprülerin altında yorgun ayak sesleri,
çantalarında yarım kalmış hayatlar taşıyan yabancılar vardı.
Ve her anahtar, başka bir yalnızlığın kapısını açıyordu.
Şehir; sigara dumanı, reklam ışığı ve suskunluktu biraz da.
Gündüz, beton duvarlara çarpıp dağılan bir nefes gibi geçti.
Arabalar öfkeli, insanlar birbirine sürtünmüş bir gürültüydü.
Merdiven boşluklarında unutulmuş çocuk kahkahaları vardı;
ama kimse dönüp bakmıyordu birbirinin yüzüne.
Çünkü kalabalık, en büyük sessizlikti bu kentte.
Sis çökerdi akşamüstleri;
bir kadın, kırmızı paltosuyla geçerdi vitrinin önünden
ve şehir, onu kaybetmiş bir adamın ritmiyle çarpardı.
Sonra gece yeniden inerdi rayların üzerine.
Metrodan çıkan yüzler, birbirinin kopyası gibi solgun;
duvarlarda eski afişler, reklamlarda sahte umutlar vardı.
Köprüden geçen rüzgâr, yorgun bir şiiri sürüklerdi denize.
Ben o vakit anlardım:
Şehir dediğin; biraz iz, biraz yara, biraz bekleyiştir.
Bir pencereye vuran yağmur kadar geçici
ve insan, en çok kalabalığın ortasında kaybolur bu kentte.
MAK
@öne çıkar @herkes #herkes
